türklerde egemenlik anlayışı

Türklerde Hakimiyet Anlayışı


a)Hâkimiyet:

Devlette hâkimiyet (erkinlik, egemenlik) iki şekilde kendini göstermektedir. Bunlardan birincisi "iç hâkimiyet"tir ki, devletin sahip olduğu topraklar ve bu topraklarda yaşayan halk üzerinde hukuki bakımdan emretme hak ve yetkisini tam olarak kullanması demektir. İç hâkimiyetin sağlanabilmesi için bu da yeterli olmamakta, idare edilenlerin, yani halkın idare edenleri meşru kuvvet olarak kabul etmeleri ve itaat etmeleri de gerekmektedir. Orhun Abidelerinde devletin ancak halkın itaati ile kurulabileceği ve yaşayabileceği belirtilmektedir.

Devlette hâkimiyetin ikinci tezahürü ise "tam bağımsızlık"tır.
Türkler, hürriyetlerine ve istiklallerine fazlaca düşkün idiler. Hürriyet ve istiklal adeta onların varlıklarını temel şartı idi. Hâkimiyet gerektirdiği bağımsızlık duygusu Türk milletine eski çağlarda mal olmuştur. Türk milletinin göçebe olması onu sürekli bozkırın hür yerlerine sürüklemiştir. Hayat şekli, bağımsızlığı Türk milletinin sanki karakterinin bir özelliği haline getirdi. Gök-Türk tarihindeki fetret devrini milletin ölümü olarak nitelendiren ve bağımsızlıktan mahrum bir milleti ölmüş kabul eden Abidelerdeki ifadeler Türklerdeki şiddetli bağımsızlık duygusunun açık delilleridir. [1]

Eski Türk Devletlerinde Hakanlar hâkimiyeti töreye göre kullanırlardı. Töre'ye uymazlarsa Tanrı "kut"unu geri alır, onları perişan ederdi. Mesela töreye göre kağanlık hakkı Bilge Kağan'ın iken, onun yerine geçmek isteyen İnal Kağan'ı Tanrı tasvip etmemiş (kut'u taplamamış), tahtından olmuş, töreye muhalefetten de öldürülmüştür.

Osmanlı hükümdarları bir yandan İslam esaslarına bağlı kalırken, öte yandan eski Türk anlayışına sıkı sıkıya sarılmıştır. Osman ve Orhan Beyler, Selçuklularda olduğu gibi, ailenin erkek üyelerine egemenlik hakkını tanımışlardır. Daha sonra devlet geliştikçe, Osmanlı hükümdarının, her bakımdan kesin otoriteye sahip olması gereği anlaşılmıştır. Yıldırım Bayezit Orta Asya'dan gelen egemenlik(hâkimiyet) anlayışını, İslam görüşü ile bağdaştırmak istemiş ve Mısır'daki göstermelik halife ile haberleşerek onun desteğini alıp Müslüman dünyasında en büyük söz sahibi olmayı denemiştir. Anadolu'nun bir süre sonra Timur tarafından istilası ve parçalaması üzerine eski Türk egemenlik anlayışının tekrar güçlendiği görüldü.

Fatih Sultan Mehmet bütün bu gelişimi daha da kesin bir çerçeveye oturmuştur. Eski Roma İmparatorlarının "imperium" anlayışını, İstanbul'un fethinden sonra benimseyen bu büyük hükümdar, Osmanlı padişahını evrensel egemenliğe sahip bir kişi olarak görmüştür. (Kanımca bu anlayış daha çok Asya Kültürünün bir etkisi olup tüm dünyaya hâkim olma anlayışının yani Türk hükümdarının tüm insanlığın hükümdarı olması anlayışının sonucudur.)Fatih bir yandan egemenliğin kutsallığına, öte yandan da evrensel Roma egemenliğine dayanarak, merkezci, güçlü ve mutlak yetkili Osmanlı hükümdarı tipini ortaya çıkarmıştır. Bu dönemden sonra, giderek egemenliğin bir kişi de toplandığı görüşü ağırlık kazanmaya başlamaktadır. [2]

aa) Kaynağı:

Devlet hukuki bakımdan emretme ve güç kullanma yetkisine sahiptir. Ancak hâkimiyeti elinde bulunduran iktidar bu yetkileri ancak halk kendisine itaat ettiği takdirde kullanabilir veya kullanması meşruluk kazanır. Hâkimiyetin meşruluğu zamana ve devletlere göre farklılıklar göstermiştir. Gelenekçi, demokratik, karizmatik, ilahi gibi meşruluğa ayrılır.


Türklerdeki hâkimiyetin kaynağı ilahidir. Türk inanışına göre Tanrı hakimyeti doğrudan doğruya değil, bir vasıta ile kullanmakta idi. Bu vasıta da Türk Kağanı idi. Bu duruma göre, Türk Kağanına devlet idare etme güç ve yetkisi Tanrı tarafından bir lütuf olarak verilmiştir. Aynı şekilde, Türk Kağanı da kendisini Tanrı tarafından seçilmiş ve bazı olağanüstü güç ve yeteneklerle donatılmış bir kimse olarak görmekte ve kabul etmekteydi. Aynı inanışı halkta paylaşmakta ve hâkimiyet meşruluk kazanmaktaydı.


Tanrı bağışı olan bu güç ve yetenekler Göktürk yazıtlarında şu kavramlarla ifade edilmiştir.
-"Kut" (siyasi iktidar)
-"Ülüğ veya ülüş" (kısmet, nasip, pay)
-"Küç" (güç)
"Tengri yarlıkadukın üçün, özim kutum bar içün". "Anta kirse Tengri yarlıkaduk üçün kutum bar üçün, ülügüm bar üçün" (Tanrı irade ettiği için, kendi talihim var olduğu için. Ondan sonra Tanrı irade ettiği için, devletim var olduğu için, kısmetim var olduğu için." Burada görüleceği üzere, Bilge Kağan'a devlet Tanrı tarafından bahşedilmiştir.


—Kut
Eski Türkçede "Kut" kelimesinin manası "devlet, ikbal, saadet, ruh, baht" gibi anlamlara gelmektedir. Tanrı "kut" bağışı ile Türk Kağanını "hükmetme ve hükümdarlık güç ve yetkisi", yani "siyasi iktidar" sahibi kılıyordu.

-Ülüg veya Ülüş
"Ülüğ ve ülüş" kelimeleri Türkçe "ülemek (dağıtmak, üleştürmek) veya "üleşmek" fiillerinden çıkmış birer isimdir. Pay, hisse, nasip, kısmet demektir. Tanrı ülüğ veya ülüş bağışı ile Türk ülkesinde bolluk ve bereketi artırıyordu. Dolayısıyla Türk Kağanı'na "iktisadi bir güç" kazandırıyordu. Tanrıénın kendine verdiği maddi varlığı adil bir şekilde halka dağıtıyordu.

-Küç (güç)
Tanrı Türk Kağanı'na verdiği "küç" ile de, onun savaş yeteneğini artırıyordu. Göktürk kitabesinde "Süngüşdümiz. Tengri yarlıkadı, yayndımız. (Savaştık Tanrı izin verdiği için perişan ettik) [3]


Eski Türklerde Hakan'a Tanrı tarafından "kut" verildiği için hakan yönetme hakkına sahiptir. Asya Hun hakanları da bu inanışın etkisi ile Tanrı kutu,(Tanrı'nın gölgesi) Tanhu, Tanju yani göğün yüce oğlu anlamına gelen unvanları kullanmışlardır. M.Ö. 176 Yılında Mete'nin Çin İmparatoruna gönderdiği mektup şöyle başlar: "Ben Tanrı tarafından tahta çıkarılmış büyük Hun Hakanı –Tanhu veya Tanju'su-" [4]


Avrupa Hunları'nda Atilla da bu inanış kuvvetliydi. Bizzat Atilla , "Hakanlığın Tanrı tarafından ve bütün insanlığı idare etmek için verildiğine" inanırdı. Yine Atilla kendisini Tanrı'nın bir ordusu gibi düşünmüştü. Bir çoban tarafından bulunup getirilen kılıcı da Tanrı'nın bir armağanı olarak kabul etmişti. Batılılar da günahlarından dolayı cezalandırılmaları için Tanrı'nın Atilla'yı gönderdiğine inanırlardı. Bu sebeple "Tanrı'nın kırbacı" denmiştir.


Göktürkler de yukarıda açıkladığımız gibi Tanrı tarafından tahta çıkarıldıklarına inanırlardı. Büyük Hun İmparatorluğu'nun devamı hükmünde olan Göktürk Kağanları Hun Kağanları gibi unvanlar kullanmışlar. "Kutlug", "Tengride (kut) bulmuş" göze çarpmaktadır.
Uygur Kağanları'nın unvanlarında da aynı anlayış mevcuttur."idik-kut, idi-kut"(=Tengri kut), "Kutlug", "Tengride kut bulmuş" ve "Tengride ülüg bulmuş" unvanlarını taşıyorlardı.
Yine, 831–852 yılları arasında Tuna Bulgar Hanı da aynı ifadeleri kullanır: "Tanrı tarafından gönderilmiş, Tanrı'ya (Gök'e) benzer Melemir Han…" [5]


Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türklerde hâkimiyetin kaynağı ilahidir. Ancak Türklerdeki bu iktidar tipine "Karizmatik iktidar" denmektedir. Bu duruma göre, eski Türk devletlerindeki iktidar tipi de karizmatik bir özellik göstermektedir. Bu iktidar anlayışının icabı olarak, Türk Kağanı Tanrı tarafından bazı olağanüstü güç ve yeteneklerle donatılmış olmasına rağmen, o hiçbir zaman olağanüstü varlık, yani bazı eski medeniyetlerde olduğu gibi "tanrı-kral" sayılmamıştır.

Türk hâkimiyeti anlayışına göre Tanrı sadece kut veren değil aynı zamanda layık olmayandan kut'u alan bir kudrete sahiptir. İslamiyeti kabul ettikten sonra da devam bu anlayış, İslam halifesini veya onun adına hüküm süren hükümdarları, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olarak telakki eden İslami anlayışa tamamen uygun olup, İslami devirde de devam etmiştir. Karahanlılar döneminde Yusuf Has Hacip tarafından yazılan Kutadgu Bilig eserinde geçen "kut" yine eski Türk anlayışındaki anlamı ile kullanılmış, hükümdarlık "iduk kut" tabirininde gösterdiği gibi kutsaldır, ilahidir, kaynağını Tanrıdan almaktadır. Yine Gazneliler "sultan" unvanını kullanmışlar ki; SULTAN Allahın yeryüzündeki gölgesi idi.


Büyük Selçuklu çağında da aynı hâkimiyet telakkisinin izlerini görmek mümkündür. Alparslan'ın saltanatı zamanında vezirliğini yapmış olan Nizamü'l-mülk Siyasetname adlı eserinde şöyle der: "Tanrı her asırda ve zamanda halk arasından padişahlık vasıfları ve övülmeğe değer hasletleriyle bezediği birini seçer; dünya işlerini ve reayanın sulh ve sükûn içinde yaşamalarını ona tevcih eder…" Nizamü'l-mülk'e göre hükümdar kudretini doğrudan doğruya Tanrıdan alır ve Tanrı adına saltanat sürer. Onun bu ifadesinden anlaşılıyor ki, Tanrı birini hükümdar olarak seçerken, onun hangi ırktan olduğuna bakmamakta, sadece hükümdarlık vasıflarına sahip olup olmadığını göz önünde bulundurmaktadır.


Eski Türk hakanları gibi Osmanlı padişahları da egemenliğini yeryüzünde Tanrı'nın temsilcisi olmaktan alırdı. Tanrının temsilcisi ve gölgesi olarak padişahlar imparatorluk yönetiminde kesin bir otoriteye sahip bulunuyordu. Ülkede ve devlette her şey padişah adına yapılırdı. Her şey padişahın olduğundan gene her şey den padişah sorumluydu. [6]

ab) Sınırları


Eski Türklerde hâkimiyetin kaynağı ilahi olduğu için anlayışa göre hükümdar Tanrı huzurunda yaptıklarından sorumlu idi. Hükümdar eğer Tanrı'nın iradesinde devleti yönetmezse Tanrı'nın kendine ihsan etmiş olduğu "kut"u tekrar alacağına inanırdı.
Türk hakanı töreye de uyması gerekiyordu.


Hâkimiyeti elinde bulunduran ve onu kullanan hükümdarı sınırlayan mekanizmalar hâkimiyetin sınırlarını oluşturur. İşte Osmanlı da egemenliği ve siyasal güçleri kesin biçimde eline geçiren Osmanlı hükümdarlarının denetlenmesi kolay değildir. Buna rağmen kuramsal ve eylemsel iki denetim biçiminden söz etmek olanağı vardır:


Kurumsal denetime "hukuksal" denetimde diyebiliriz Padişahın Şeriata uygun davranması gerekmektedir. Şeriatı devlete temsil eden ulemanın manevi başı ve büyük saygınlık sahibi şeyhülislam'ın örneğin şeriata aykırı bir işlem için fetva vermeyerek hükümdarı denetlemesi düşünülebilir. Ancak bu gerçekte tam işlemiş bir mekanizma değildir. Padişahın istediği fetvayı vermeyen şeyhülislam derhal görevden atılır ve yerine onun bir rakibi getirilerek padişahın isteği olur.


Bu nedenle özellikle büyük felaket zamanlarında sık sık başvurulan bir denetim yolundan başkası kalmamaktadır: Siyasal ve ekonomik bunalımlarda, hükümdarın gücü çok azalmış ve çevresindeki kadrosu yeteneksiz ve yozlaşmış ise, merkezdeki kullar ve ulemanın gruplaşması sonucunda, bu grupların en güçlüsü kapıkulu askerlerini elde eder ve padişah tahttan indirilir ve hatta öldürülebilir. Bu son iki işlem gene, üstün gelen ulema grubunun fetvalarıyla "hukuka uygun" duruma getirilir. Bu nedenle hükümdarlar hem kullarını hem de ulemayı bölmek ve birbirine düşman grupları ayrı yerlerde işbaşında tutmak yolu ile özellikle bunalımlı zamanlarda tahtlarını korumak istemişlerdir. Eğer bunalımda ekonomik etken ağır basarsa, bu takdirde merkezdeki halk da ayaklanmaya karışır ve iş tam ayaklanmaya dönüşürdü. [7] İşte bu mekanizmalar Osmanlı da padişahı (hâkimiyeti) sınırlayan etkenlerdi.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !